Asrevya!.. 12

11/9/2007

 

Başımı kaldırınca denizi görebilmenin verdiği hazla elime alıyorum kalemi ve masalıma masalsı bir sahil kasabasından devam ediyorum.

 

Vakit öğleye yetişmek adına koşar adım ilerliyor. Yarışta yine akreple yelkovan… Karadeniz’in asi hırçınlığı gözlerime çarpıyor. Bir adım sonra dolanacak ayak bileklerime. Ve işte… Karadeniz’den bir parçada benim bileklerim asılıyor.

 

Sonsuz maviye bakıp içime yazıyorum. İzin vermiyorum sesimin suskunluğumu tahrip etmesine. “ya ölürsem” li kötü ihtimaller geçiyor kuruntulu yanlarımdan. Ya ölürsem ne olur masal? Çıtı çıkmayan suskunluğumu azarlıyorum. “Hem ölümden bahsediyorsun hem de hâlâ masal diyorsun” diye kızıyorum kendime. İyi de ben bu masalı yazarak yaşadığımı bilinir kılmıştım Asrevya. Bir yerlerde varlığımı düşünenler olmasa da varlığımın yaşayış çağrısıydı bu masal. Ya hiç yazmasaydım? Kalemde dile gelemeyen sözsüz bir özneyi oynayacaktın. Yazılmamış özneliğine yüklemler biriktirecektim kötü gün niyetine. Kıyıya köşeye kefen cümlem diye ölüm sebepleri saklayacaktım. Ama yazdım Asrevya…

 

Seni yazdım, sana yazdım…

 

Ben bu masalın sır halini karalıyorum Asrevya. Bilinmiyor adında asılı kalanlar. Bilemiyorsun da belki…

 

Deniz en güzel maviliğini giydiriyor masalıma. Dalgalar bir bir çarpıyor satırlarıma. Boğuluyorum kendi yazdıklarımda.

 

İki mavinin birbirini teğet geçtiği yerde gözlerim. Ayaklarımda hâlâ dünkü yağmurların toprakla dans edip çamura dönüşmesinden kalan lekeler. Büyük bir dalga geliyor öteden. Çıkarıp kalbimi sunuyorum önüne, alıp götürsün diye. O ise sadece ayaklarımdaki lekeleri götürüyor gitmek istemediğim yere. Islak ayak izlerimi düşürüyorum kayalara. Herkes ve her şey tadına varıyor günün. Bense, aynı kayada, elimde kalem kâğıt içimi deşifre etmenin korkularının “hazır ol!” komutunda ve her şeye rağmen Asrevya yazmanın “rahat” lığında uygun adım ilerliyorum. Farkındayım, sahte mutluluklarla yüzünü güldürenlerden yazarak daha mutlu kılıyor beni mutsuzluğum.

 

Bir insan mutsuzluğunu nasıl mutlulukla adlandırır Asrevya?

 

Bir insan hüzünlerine nasıl mutlu sıfatı ekler? Mutlu hüzün nerde görüşmüştür?

 

Seni yazmanın tanımsızlığıydı mutlu hüzünlerim Asrevya. Ne kadar yazarsam yazayım anlamayacaklardı anlamını. Sözcüklerime sağır kalacaklardı belki. Kimliğini soran herkes bir soruyla çözülmeni bekleyecekti hep.

Neydi Asrevya?

Sonsuz kere aldığım bu sorunun cevabı her zaman sırdı bende. İstedim ki okuyanın hangi düş yanığı varsa o olsun onda Asrevya. Herkeste farklı bir acının mahlası olsun. İstedim ki okuyan bu masalda yazanı unutsun. Yazanın yazdığı sebepleri uyutsun. Beni ve benden satırlara dökülmüş kimliği belirsiz Asrevyayı unutsun, kendini bulsun.

 

Bilindiğinde bile bilinmez kalsın Asrevya…

 

Bilindiğinde bile bulunmasın…

 

Vakit akşamı geçiyor hızla. Gözlerimde maviliğini karanlığa bırakmış bir deniz ve kulaklarımda dalga fısıltıları. Masalıma bir kahveyi katık yapıyorum. Biliyorum, bol mide sancılı bir geceyi getirecek katığım. Kabul ediyorum. Bir yudum daha içiyorum.

 

Uzaktayım… Masalımın kentinden –İstanbul’umdan- kilometrelerce uzakta… Burada karşısına geçip hüzünlere dalacağım Kız Kulesi yok, çok anım olmasına rağmen tüm anıları es geçip tek anıyla hatırlayacağım Sultanahmet yok, Sultanahmet’ten Beyazıt’a uzanan o yolu hece hece adımlamak yok. Kanlıca’da serseri adımlar düşürmek maviliğin yanına, Beylerbeyi’nde aklıma düşürmek hiç unutmadıklarımı, Beşiktaş’ın altını üstüne getirmek ve Ortaköy’den boğaza bırakmak tüm içini… Üsküdar- Eminönü seferlerini sayısızca yapmak yok…

 

Burada şehrim yok…

Burada şehrin yok Asrevya…

 

Gurbetindesin satırlarımın…

 

Zılgıt yemiş hırçın dalgalar var kıyıda. Kaç adam yutmuş deniz karşımda. Bir düşün içine en güzel haliyle sızacak liman var burada. Kendine bilindik; ama herkese yabancı olmak var.

 

Şehrim gibi olmasa da burada şehirsizliğimin ahı beni satırlarda tutar…

 

Her düşündüğümde cevaplarım tükendi, sorularım arttı kendime Asrevya.

 

Unutmalı diyorum… Kalemi, kâğıdı, yarenliğimi, düşümü, masalı unutmalı… Satır atlamadan uyumalı… Unutmam için uyumalıyım. Uyanıkken beceremeyeceğim aklımdakileri silmeyi / öldürmeyi. Uyuyorum hiç satır atlamadan. Bugün uyuyup yarına gözlerimi açıyorum. Hafızam yine “aynı” lığında… Önümde sayfalarca yazılmış masal, adımda yarenlik, düşümde hüzün…

 

Yine olmadı diyorum.

 

Temmuzdayken Eylül dokunuyor kalemimin ince saçlarına. Bir karayel yiyorum sol yanımdan. Kasım üşüyorum bir an. Ve her Aralık inadına doğuyorum…

 

Fakat bilmiyorum, doğduğum kadar yaşıyor muyum Asrevya?

 

Hayatımdan tümleçleri kaldırdım. Onları bulduracak soruları sildim imlâ kılavuzumdan. Çünkü korktum… Korktum ayıklanacak tüm cümlelerimden. Oysa suskun bir “elif” kadardım. Ne kadar evirilip çevrilirsem çevrileyim “se” den ötem yoktu. “re” de dalmıştım uzaklara. Birden “vav” yerleşti masalın ortasına. Kaçışımda “ye” ye takıldım ve uzunca ağıtlarıma uzun bir “elif” hediye etti alfabem. “elif” ile başlayıp “elif” ile son buldu Osmanlı Türkçesi düş yazım. İki “elif” arasını karalamakla ilerliyor masal. İki hemze arasına döküyorum harf nehirlerimi.

 

Geleceğimi çalıyor hırsızlar. Yaşanmamış yarınlara kayıp ilanı veriyorum. Ki ben bir kayıbım, yarınlarımın bulunması için önce kendimi bulmalıyım.

 

Yeniliyorum düş kokan savaşımda. Çocukluğumun oyunlarına dalıyorum. Saklanıyorum satırlarda. Hadi kaybet beni bul kendini Asrevya!..

Hadi kaybet beni, bul kendini…

 

Masalla kapatıyorum gözlerimi. Körebeyim… Seni kaybedip kendimi yakalamalarım da yok, kendimi kaybedip seni bulmalarım da… Yine de oyuna devam ediyorum. Elime koluma çarpılıyor. Birini yakalamış olmanın heyecanıyla sımsıkı tutuyorum. Can çekişen bir ses “Bırak! Yanlış bir yakalayış, ben senin yazdığım masalın paragrafıyım” diyor. Meğer gözümü kapattığım masalım paragraf paragraf düşüyormuş yere ve her düşüşünde çarpıyormuş ellerime. Yakalaya yakalaya kendi cümlelerimi yakalıyorum. Yine sözüme kalıyor oyun. Yine körebeyim, gün ışığına hasret… Saklambaçlarımda hep kendime sobeyim…

 

Asrevya, acemiydim konuşmalara. Sustum… Söyleyecek çok sözüm vardı. Yuttum… Unuttum…

 

Sen sendeki seni bil Asrevya!

 

Seni yazdım, sana yazdım oku ve sil!

 

Uçsuz bucaksız denizin kıyısındaki kalemim İstanbul ile buluşuyor yine. Günler sonra şehrime dönmenin huzurunda yaslıyorum kendimi yorgunluğumla kelime yamaçlarına. İçime sesleniyorum; “ hadi konuş ne dersen yazıyorum”

 

Meskenimin şehrime en iyi bakan yerine geçip masalsı karanlığıma gömülüyorum. Dindirecek, dillendirecek yaralarımı tırnaklarımla kazıyorum yazarak.

 

Göğüme haykırıyorum masalı, gelip buluyor beni çığlığım. Kaç türküyü yakıp geçiyorum Asrevya. Kaç notadan suskunluk olarak düşüyorum. Korkma suskunluğumu sessiz bir masalla sunmuyorum. Masala ağıtlarımı ekliyorum enstrüman olarak. Şimdi ne kadar ağıt eklersem yedi katlı semaya o kadar yandaş bulur masalım sesine.

 

En sevdiğim tütsülerim artık genzimi yakıyor Asrevya. En sevdiğim güllerin dikenleri bürüyor gözlerimi. Dünya döndükçe değişiyor gün, mevsim… Masalımda tek mevsim var oysa. Ben mevsimlerimi sildim Asrevya.

 

Yüzümdeki sahte tebessümleri tutan çengelli iğneler düştü avuçlarıma. Artık bilinsin yüzüm. Adım yıllar öncesine düşmüş bir düşün çizgisiz satırlarında, yok sözüm… Ön adım hüzün…

 

Yağmur renkli bir türkünün son notasında asılı kalıyor nazarım Asrevya. Baktığım yer “kara” nın zıttı olarak öğrendiğim renkte beyaz bir tavan. Bu düşte her durağımda acıya yasladıkça kendimi, tüm bakışlarımı satıyorum tavanıma. İçimin soru işaretleri küçük devrimler oynuyor kendimle.

 

Sesim tokatlanıyor her susuşumda. Hangi yolu yürüsem çıkmaz sokaklara düşer adımlarım. Adıma yürüme payı biçilmiş sonsuz asfaltlar yok Asrevya. Bir adım ileri-bir adım geri boşlukta düşüp kalkmalarla geçiyor ömür. Yürümem düşmemdir Asrevya. Geçirip ayaklarıma yürünmüş yolların yorduğu takunyaları, ilk adımımda bin “ahh” la yıkılmamdır kendi üstüme. Düştüğümün nişanesi yaralar kalır üstümde. Gözyaşlarıma aldırış etmeden ayaklanıp silkelerim üstümü başımı, yaralar kalmasın diye. Yollara bırakırım tüm yaralarımı, içerisine kimliğimin kopyasını düşürüp…

 

Yine bir çıkmaz sokaktayım. Yürüyorum… Düşmüyorum… Yıllar öncesinden terk ettiğim yaralarım karşılıyor beni. Meğer tüm yaralar ayakta kalabilmem içinmiş Asrevya.

 

Güneş yine yumuyor gözünü aydınlığa. Nidâlarım ünlemlerde asılı kalıyor. Yine harabe olmuş şehir düşleri kokan ceketim üstümde. Anılardan yapılma düğmeleri düşme kalma arası ince çizgide. Bak artık sormuyorum. Çünkü farkındayım, yıkık şehirlerin yakaları anılarla iliklenir.

 

Yol ayrımlarına düşürüyorum ağır gelen yanlarımı. Geceye yadigâr bırakıyorum karanlığımı. Susuyorum… Pusuyorum…

 

Ben cevapsız yaşarım Asrevya. Kendimi bile unuturum bir yerlerde. Bitirdikçe yeniden başa sardığım kitabın en sevdiğim satırındayım şimdi. Söylemeyeceğim kitabı. Bilinmeyecek sayfam ve satırım. Ve masal bitene dek hep aynı kitabın aynı satırında kalacağım. Aynı satırı içimde binlerce kez haykıracağım.

Asrevya!

Ne düşürdüyse seni kalem ucuna, git demekle gitmiyor harflerin.

 

Yüksek düşlerin uzun koridorlarından geçiyorum. Kulağımda “ahh!.. vahh!..” larla kundaklanmış hayata yeni göz açmış bebek ağıtlar… Aşağı her inmek isteyişimde el yordamıyla derme çatma yapılmış merdivenlerden yuvarlanıyorum.

 

Asansör boşluklarında düşüyorum adından Asrevya!..

 

Kimse bilmez değil mi harflerinin kıyısına oturduğu uçurumu? Kimse duymaz…

 

İçimin sızlayan boş tarafını imlâ edemiyorum. Kasidemden beyitler düşüyor üst üste. Kafiyeler satır sonunda can çekişiyor. Mavzerler vuruyor hecelerine ayırıp mısraları.  “Öl!” diyorlar kalemime. Yaşayacağım diyor kalem. İnatla kaçıyor kâşiflerce keşfedilmemiş meçhule.

 

Asrevya!..

Tersten kurulmuş bilmecem hangi yandan bakılırsa bakılsın doğruyu göstermeyecek. Eğri doğru karışırken birbirine adına doğru sıfatı eklenmiş tüm eğriler yaşatılmış ölümüne. Ve adına eğri denilmiş tüm doğrular asılmış kendilerine…

 

Bana doğruluğuna gözüm kapalı inanacağım doğrular söyle Asrevya, tüm yalanlardan arındırılmış… Bana masalını söyle Asrevya, diğer tüm gerçekler yalanlara kanmış…

 

Eldeleri ceplerimden dökülmüş bir hayatın duraksızlığında ilerliyorum Asrevya. Haydarpaşa’da içimi çiğneyip geçiyor trenler. Mademki minyatürleştiremeden yaşanıyor hüzünler, mademki rahlemde hep aynı masal, mademki adın geçiyor cinnetlerle süslenmiş beynimin hatırlayışlarından ya da hiç unutmayışlarından o halde sağanak olup dökülmeli bu masal. Oturup düş denizlerimin ben kıyılarına, yeni sahneler kurgulamalıyım masalına.

 

İstanbul masalını tanıyor Asrevya. İstanbul masalını seviyor, biliyorum. Boğazın eşsiz güzelliğinde, martıların kanadına asıyorum sonsuz seslenişlerimden birini. İsmini İstanbul’un dört bucağına duyuruyor martı, kanatlarında seslendirip…

 

Sonu gelmez İstanbul masalı oluyorsun…

Seni yazmaktan bıkmayacağımı biliyorsun…

Ve artık biliyorum masalından bıkmayacağını…

Asrevya!

 

 

Tuba Özdemir

 

 

 

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Asrevya!.. 11

12/7/2007

 

Tüm keşkelerimi yuttum… Yazdım ve sadece susuyorum…

 

Gün ikindiye doğru uzatmaya başlıyor ellerini. Hüzünlerime farklı desenlerde motifler oyalıyor gözyaşlarım. Aklıma düşen nedenlerin gözünü bağlayıp gönderdim körebe oyunlarına. Küf kokulu günler sindi adımın harf boşluklarına. Sesimin yazıya ödünç verilen kısmına alfabesizliğim düştü.

 

Yorgunluğum vurdu, yağmurun camlara usulca vuran fonunda canıma. Ben yaşamaktan yoruldum Asrevya. Yazmaktan yoruldum. Bitti mi sanıyorsun? Hayır, bak hala yazıyorum ve yaşıyorum hayat dışı bir cümlede.

 

Kimseye suç atfetmiyorum. Tüm suçları kestim kendi hesabıma ve astım alnımın kırık dökük satırlarına. Hangi nefesimi döksem hayata, içim çığlık çığlığa susar “beni affet kendim” dercesine. Beni affet kendim! Beni affet!..

 

Bilemezdim küçük sandığım düşümün ömrüme mâl olacağını…

 

Şimdi karşıma çıkan hiç kimse neden diye başlayan sorular sormasın bana. Cevabı bol soru işaretli bir susuş olur. Nedenini bilecek kadar yetkin olsaydım, bildiğim o nedeni silebilecek kadar da cesurluk rolü oynayabilirdim belki. Ama neden yok… Cevap yok…

 

Asrevya sen nedensizliğimin adı mıydın?

 

Hiç sevmediğim gün yırtmayı unuttum yine. Dünü yırtıp atıyorum takvimimden, bugün yüzüme çarpıyor; 7 Temmuz 2007… Elim eski defterler arasında dolanıyor. Asrevyaya ilk seslenişlerimi barındıran defterlerde. Sararmış takvim yaprakları hatırlatıyor yazdıklarımın tarihini; yıl 2001…

 

Yıllar ne çok üst üste yürümüş Asrevya. Ne çok yaşamışım. Büyüdüm sanırken her defasında meğer yaşlanmışım.

 

Benim masalımda senden başka yarın yok Asrevya.

Senden ayrı bir dün yok.

 

Bildik tarih saymalarım isminle başladı hep. İlk harfinle düştüm günsüzlüğüme gün biriktirmeye. İlk hecenle asıldım masalın darağacına. İlk satırda yazar çekildi masaldan. Bu masalda sadece Asrevya yaşadı.

 

Al Asrevya! Masal senin. Kendime pay çıkarmam. Her satırında her hecesinde yaşayan sensin. Her yüklemin öznesi, her yüklemsiz cümlenin üç noktası… Al Asrevya!..

 

Yine yazıyorum… Gelip yeniden yazılacağının sözünü vermiştim. Yine geldim… Gör her heceye eklediğim seni!..

 

Yine yazıyorum… Yine karışıyor yazdıklarım gözümden akan yaşlara. Uzun bir ağıt düşüyor kalemime. Yitiyorum… Bitiyorum…

 

Her defasında masal düştüğünde düşlerimin köşesine, masalsılığının başladığı yerden kanıyor yaralarım. Yazılmamış mektuplara adres arıyor bakışlarım.  Oysa İstanbul’dayım. Kaç kapıyı tıklatmak gerekir doğru adresi bulmak için? Doğru adres yok Asrevya. Yanlış düşümde her adres yanlış bir tariftir şehirsizliğime.

 

İçim derinden derine söyleniyor; hadi ben yorulmuşluğumla yazabilecek kadar güç topluyorum. Ya sen Asrevya, ya sen?

Yorulduysan ve bıktıysan bu masalın kahramanı olmaktan o zaman ne yapar yarenliğim? Ki o vakit “kır” demelisindir kalemimi. “ben yoruldum sus” demelisindir.

 

Olur da bir gün seni yazmayı bıraktıysam ben, bil ki elimden düşmüştür kalem… Yazmaktan yılmıştır…

 

Senin soru işaretlerin cevabını bulmuştu; ama benim cevapsız kalan sorularım çok hala kendime sorulmuş. Neden bu masal? Nerden başladı? Neden bitmiyor? Ne zaman bitecek?

 

Bu masaldan düşmem için yaşamaktan mı düşmeli Asrevya?

 

Yineliyorum hep dilimi söyleyemediği haykırışları; bu masalda geçmişim yok, yediveren acılarım yok, bildiğim eskiler yok, başka yarınlara kazınmış düşler yok, geçmişte kalmış dün denilmiş cümleler yok, bu masalda ben yok… Acılarımı biriktirip adının eşiğine dayayarak yazılmadı bu masal Asrevya. Kendimi dahi aforoz ederken masaldan başkalarına birikmişliğimi nasıl adına haykırırdım?

 

Hüzünlerimin koşar adım herkesten kaçarken haykırdığı bir masal değildi Asrevya’lığın. Ki o denli basit olabilseydi ne çabuk ifşa olunurdu. İçimin bir yanı bile diğer yanımdan saklıyor oysa.

 

Zor bir masal Asrevya yazdığım. Bil ki seni yazmak için acımak gerekiyormuş en derinlerden.

 

Büyük bir çığlık çiziyorum son kullanımı geçmiş suskunluğuma. Azraili yamaçlarda yaşayan kent kırıklarım ölümün sonsuzluğundan taç takıyor başına. İmlâsı yitik bir lehçenin dilsizliğini oynuyorum. Kopuk yaşamlardan bol bağlaçlı cümleler atıyorum kalemime. Düşlerimin iç ceplerine fısıldanmış sırlarım yarenliğimin aslını çiziyor beyaz sayfalara. Kâğıttan gemiler yapmaya benzemiyor kalemden harfler dökmek. Uslanmış yanlarım direnişe kalkıyor kalemin karasından satırlara bulaşan cümlelerde.

 

Şimdi söylesene şair; yazdığın kadar mı yaşadın? Yoksa yaşayamadıklarını mı yazdın? Satırlarda düşemedin mi içinin uçurumlarını? Gözlerin kirpik mahkûmluğunda mı hâlâ? Söyle şair; bu diyarda hüzün kaç renktir? Kaç desen? Ve onu yansıtmak için kaç dil gerekir? Öğrendiğin hangi dil hüznümü satır atlamadan dillendirir?

 

Bildiğim uzaklar kadardı, bilinmedik uzakları tarifim. Oysa gidince dönülmesi olmayan uzaklarım olsun isterdim. Çocukluk masallarıma sıkışan ana fikir gibi miydi; bilebileceğim en uzaklara götürecek tek şey zümrüd-ü anka… Ne yapmalıydı o halde? Ya benliğimden çıkıp zümrüd-ü ankaya doğru koşar adım ilerlemeliydim ya da bir zümrüd-ü anka dilemeliydim, tarifi nâmümkün uzakların eşiğine düşmek için.

 

Yanlıştı cevaplar. Onun bile gidebileceği uzak, bir Kaf Dağı boyuydu nihayetinde. Ötesi yoktu… Bilmediğim uzak an kadar yakınmış meğer. Nefes alsa nefesime çarparmış. Uzak; kendimden başka bir diyar değilmiş. Gölgeme saklanmakla geçen ömrümün, gerçeğimi göz ardı etmişliğinden habersiz geçiyormuş soluklar.

 

Notası yok demlenmiş hüznün. Bilmedik bir tonda çınlayıp durur kulakları.

 

SUSMAK Kİ KULAĞI SAĞIR BİR HAYAT İÇİN EN BÜYÜK HAYKIRIŞTI ASREVYA. SUSMAK Kİ ELİMİZDEN TUTUP BÜYÜTECEKTİ BİZİ KELİMELERİN YAMACINDA.

 

Asrevya! Harabe minderlere bağdaş kurup oturuyor acılarım. Dilim yıllanmışlığıyla aynı türkünün elinden tutuyor. Sınırları belli olmayan bir savaşta sınırlarımı nasıl koruyabilirim Asrevya? Sınır ötemi nasıl anlayabilirim? Yaşadığım cümlelerin hangisinde hayata iz düşümümü bulabilirim?

 

Gecelerden sabahlara ulanan günümde güneş yıkıyor üstü çapak kaplamış anılarımın yüzünü. Ay, satırdan satıra vuruyor hecelerimi. Akordu bozulmuş nefesler dizesi sunuluyor ellerime. Düzeltmek için tuttuğumda nefesler tırnaklarıma saklanıyor kaçış diye. Ve her düzeltişimde biri eksik kalıyor.

 

Ateşten gömlek giyiyor benliğim ve yıldızlar tutuşturuyor alevimi. Bu masala cümleler kurmak direnişimdi tanka karşı avuç kadar bir taşla.

 

Rüzgâr vuruyor çehreme. Üşüyen halim hüzünlerden örülmüş bir zılgıt geçiriyor tarihten aklıma yamalananlara. Bir nokta düşüyor, “ bitsin bu cümle” dercesine kalemimin yanına. Dilimin ucuna bir söz gelip oturuyor; “yirmi dokuz harfini azımsadığım hayatım bir son yazamıyor masala…”

 

Gümanlı bir güzergâhtan ilerliyorum ırak şahikalara. Şebden bir libas biçiyorum kendime. Adımı adından soruyorum…

 

Vakit gece…

Uykum otursun diye göz kapaklarıma masalını yeniden okuyorum…

Kaldığım satırdan yazamadığım sonlara devamlar çiziyorum yine…

 

Adımı unutuyorum adını yazmaktan…

Ve yine sesleniyorum sonsuz bir fısıldayışla;

Al Asrevya masal senin… Senden başka kimseyi bulamazsın satır aralarında… Senden başka kimseye çıkmaz bu sonsuz masalın kayıp adresi…

 

Asrevya… Bitmez masalıma bir solukluk daha ara veriyor kalemim… Düşlerimde geçen adını alfabemin en güzel harflerine ulayıp yine geleceğim… Bak tüm harf boşluklarına, adından kurulma düşler çıkar karşına… Asrevya!...

 

 

Tuba Özdemir

 

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Asrevya!.. 10

12/7/2007

 

 

Büyük bir çığlık çiziyorum son kullanımı geçmiş suskunluğuma… Hiç bitmiyorsun Asrevya…

 

Asrevya!..

İçimin acı yanından uğurladım adını. Yine kıyıma vurdu harflerin. Nisanın eşiğinde beslediğim düşleri hüzünler sarıp sarmaladı şimdi. Ben, benliğimin hangi parantezi arasında yaşıyorum Asrevya? Kaçıncı durakta bekliyorum düşlerimi kuşatan hayatımı?

 

Yok Asrevya..

Ömrümün çıkmaz sokağındayım. Yıkık satırlara çarpıyor nazarım. Biliyorum Asrevya, biliyorum kendime denizaşırı uzağım.

 

Farklı kalemlerle çizilmiş bir hayatın ocağındayım şu demlerde. Tuvaldeki karanlığı simgeliyorum. Asrevya puntolu yazılar doluyorum kaleme. Geçiyorum tüm gidiş satırlarından.

 

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!

 

Kızıl bir gün doğarken yüzüme, avuçlarımdan düşüyor hayat çizgilerim, ölümleri barındıran toprağın eline.

 

“Ne günlerdi gülüm ey!” diye geçen günleri anımsıyor şimdim. Ne çok şey öğrenmiştim Asrevya. Deneme- yanılma yöntemlerinin deneyip yanılan failiydim. ‘Güller eflatun düşlerin yamacında kokar’ demiştim. Ardından yanıldığımı resmetmişti öğrendiklerim. Oysa güller siperde bile kokuyormuş Asrevya.

 

Acı oluk oluk akarken damardan, ‘adı saklı biri’ son nefeslerine bile aynı düşü eklemeyi hayal edebiliyormuş. Ölüm denilen son, tek kendini düşündürtmüyormuş. ‘Adı saklı biri’ saklandığı adın ardında gerçeğinden başka birçok isim doluyormuş kendine.bu yakanın Kız Kulesi saklıyormuş bir adını. Diğer adını, o yakanın Sultanahmet’i. İki yakayı birleştirmek için hırçın bir isim daha takıyormuş yakasına. Onca isme rağmen ‘adı saklı biri’ kalıyormuş her bilende. Zor sorular seçiyormuş hayat onun için. “Sen hanginsin?” diyormuş, “hangisi sensin?”… ‘Adı saklı biri’ susuyormuş uzunca.

 

Bu masalda hangi o var Asrevya? Hangi adıyla yer buldu satırlarda? Kız Kulesine saklanmış adıyla mı? Sultanahmet’te unutulmuş adıyla mı? Yoksa boğazdaki hırçın adıyla mı? Bu masalda hangi adın sahibi o, Asrevya?

 

‘Adı saklı biri’ bu masalın neresinde Asrevya?

 

İçimde git git bitmez bir yol.. Yürü yürü aydınlığa kavuşmaz bir karanlık…

 

Ben hangi aydınlığı israf ettim ki bu denli karanlığa duçar oldum Asrevya?

 

Artık ardıma bakmaya gerek yok. İçimde kopuyor tüm kıyametler. İçimde söylenecek binlerce hece, satırlarca söz… Bense sadece susuyorum. Konuşmadıklarımı sen anla Asrevya…

 

Söylediğin gibiydi belki; “imkânsız diye bir şey yok”tu. Ben imkânından korkmuştum hep.

 

Ağzımın kıyısında kalan son direnişimle yazıyorum. Belki günümün ardı ölüm Asrevya. Belki bir daha masala düşmeden musallaya düşeceğim. Varsın olsun Asrevya. Gelen gider ve her şey biter… Varsın olsun… Uzun denilmeyecek yaşamımıza bir son yazılacak elbet. Ki belki bugün, belki… “kim bilir?”…

 

Ölüm yudumlamış şehirlerden geliyorum.

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!

Efsane yaşatacak halim yok. Elimde bir ceket sevdaya dair, biçilmiş bir şehre. Olmuyor Asrevya!.. İstanbul’dan gayrı hiçbir şehre olmuyor. Biliyorum cellâtlar kapıda bekliyor. Hani bir olsa, ölecek şehir. Yerlere düşüp ayaklar altında ezilecek ceket. İyisi mi belirsizliğiyle askıda kalsın Asrevya.

 

Öyle ya bu düşlere kimi şehirler küçük gelir Asrevya. Her şehir taşıyamaz minik bedeniyle ağır yükleri…

 

Zaman, hayata adadığım fiilleri hep geçmişle çekimliyor Asrevya. Gelmişti… Gitmişti… Bitmişti… Oluyor hep. Okunaklı hayatlardan okunulası bir hayat dizmek istiyorum kendime. Bildik geçmişimden dem vuruyorum ilkin. Ve ömrümün asıl satırı geliyor… Susuyorum… Bol üç noktayla satırlar atlıyorum. Okunulası olması gereken hayatım, susulası satırlarda can buluyor. Vazgeçiyorum beni bana yazmaktan. İki satırdan fazlam yok çünkü…

 

Bir kalem kendine neden dönmez Asrevya?

 

Haziran sıcağı vururken üzerime, içime neden bu denli kara soğuklar düşüyor Mart tadında? Kulağım yine ‘adı saklı biri’ ne yaslıyor tüm duymalarını; “ Yazmak tutsaklıktır” diyor “ yazılan özneye… Yazınca kalem bencil değildir artık. Yazılandan başka kimseye dönmez çünkü. Kendine bile satırlarca uzaktır. Yazarsın… Tükenmez yazılacaklar…” öğrenmekten korktuğum gerçekleri yüzüme fırlatıyor sözcükleri.

 

Ölümlerden açılıyor yine konu. Ben, biriktirdiğim hüzünleri bir yana, tebessümleri bir yana koyuyorum. ‘Bu kadar hüzün ölmem için yeterli sebep değilmiş meğer’ diyorum. Peki, neden tebessümlerim silip süpürmüyor canıma yapışmış acıları? Üzerime yürüyor yazdıklarım.

 

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!

 

Bir masal parmaklarımın altında çırpınıyor. Bitmenin eşiğine dahi getiremiyorum. Güncem masalla doluyor.

 

“Ve Yaren’liğim gider… Ve Asrevya biter…” diye bir cümle kalemimden hayatıma sunulmayacak mı Asrevya?

 

Düşlerin enseme yığılmışlığı ardında çırpınan ben portresinin hüzünden başka çizgisi olmayacak mı? Özlemlerimi yollara üflüyorum. Giden- dönen karışıyor birbirine. Kim gitmişti ki? Ya da kim kalmıştı yanımda? Sağım, solum, ardım boştu Asrevya. Denenmiş yalnızlıklardan farklı yalnızlıklar kurdum kendime. ÖDÜNÇ DEĞİLDİR TEKLİĞİM… HİÇBİR KAÇIŞTAN ALINTI DEĞİLDİR FİRARÎLİĞİM…

 

Mutluluk senfonisini artık amatör müzikçilerin elleri işliyor Asrevya. Şimdilerin geleceğini katiller düşlüyor. Bir tebessüm öldürmek için yaşıyorlar Asrevya. Bizse her şeye rağmen hep aynı felsefe ile susmakta…

 

İçimde sobeleşen nidâlar içimi dağlıyor Asrevya. Yaşımla ölçülüyor ölümler. Ben ne kadar doğduysam birileri o kadar ölmüş oluyor.

Ne zor! Doğumuma ulanmış ölümleri bilmek…

 

Ben ömrümün tüm çığlıklarını adının yanına çizdim Asrevya. Ben, tüm susmalarımı sende öğrendim. Ve yazmayı… Gecelerden sabahlara kapatmadan gözleri bu şehre düşler dizmeyi öğrendim. Meğer kalem tutarmış elim dedim. Meğer konuşmaları unutup susunca dilim, konuşurmuş dilim yerine elim…

 

Ayaklanır içimde mısralar yeni bir direnişe. Yine kalemin kırılana dek yazacağı masala satırlar döker benliğim.

 

Yorgunum Asrevya…

Yıkık şehirler geçiyor sanki üstümden. Bir enkazın altında kalıyor kalemim. Demir parmaklıklarla hırsızlardan korunuyor düşlerim.

 

Kalbimi kırabilme ihtimalini dillendiriyor harfler. Bilir misin ki Asrevya bu kalpte kırılmamış yer yok… Kaç canım var ki ağzımda? Kaçıncı soluğumda ölürüm?

 

Yazdım… Satırlarca uzadı kâğıt. Ne çok anlatacağım varmış… Ne çok söylemediğim… Ama olmadı. Uzanamadı o mektup ellerimden. Yazdım içimi… Ve ellerimle dizdiğim tüm satırlarımı kendim yaktım…

 

Varlığıma özür dilemek için sunulmuş bir yazı ardından nefeslerime düğüm atan bir gecedeyim. Ağlıyorum… Gözyaşlarım neyi yıkıyor Asrevya? Acının doyasıyası bu mu oluyordu acaba?

 

Hayat, düşür satırlarından beni!

Hayat, sonumu sonbahara ulayan bu düşe büyük bir çizik at hadi!

 

Ömrüme sağır bir “mim” düşüyor ebkemliğimden. İçim yara bere oluyor. Yıllar ne ağır gidiyor, çabuk geçti zannederken ben. Acım, elimden yüzüme bulaşıyor bu gece. Elimden dökülen harfler gözyaşlarımla can buluyor. Dünden artık uykusuzluğumu bu gece de iade edemeyeceğim göz kapaklarıma. Canımı içimden ayırıyor sanki bir el. Durduğum yere çöküp kalıyorum. Nefeslerimi duymak zor… Baktığım yeri görmek güç…           

 

Ölüyor muyum Asrevya? Cayıyor muyum?

 

HAYIR!..

 

Uzun bir hüzün kaplıyor tüm yanlarımı. Sabaha az kalıyor. Gece son karanlığını oynuyor gözbebeklerimde. Nefesim daralıyor. Bir bıçak alıyor eline hüznüm ve delik deşik ediyor tüm nasırlarını. Kırıyorum benliğimin kuruyan dallarını.

 

İlk kez bu kadar tanımsız kalıyorum Asrevya. “Neden” diye sorulan sorulara cevapsız…

 

Keşke güçsüzlüğümün ardına bu kadar saklanmayıp sesine ses verebilseydim… Keşke senin pencerenden de bakabilseydim…

 

 

Ve sabah vuruyor şehre… Gözlerimde, uzunluğunun bilmem kaç gün daha süreceği karanlık…

 

Hep diyorum ya “Ahh bu ben!..”

 

 

Sen yaşarken ölmek masala ihanet mi olur Asrevya?

 

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Öyleyse bana ölmediğimi ispat et!

 

Dilimde aynı şarkı dönüyor saatlerdir… En hüzün yanında, masalı buluyorum o şarkının. En hüzünlü rotasında Asrevya çıkıyor karşıma.

 

Boynumda idamımı bekleyen bir sürü dilekçem var Asrevya… Cellât görünümlü birileri kalemime sarılıyor, ya sen diyor ya masal… Es geçiyorum tüm sözleri… Yazıyorum…

 

 

Aşk kaybolmuştu bu şehrin kuytularında. Anlatamazdım sana içinden onun geçtiği sözcükleri.

 

Çözülmesi zor bir bilmece gibiydi harflerim. Aşikârlığımdan korkak!...

İğreti bir duruştu simgelediğim “ben sende gitmeyi beceremedin.”

 

Ömür hep aynı soruları doluyor kalemime; Zaman mıydı intihar soluklarımı yâr dolu bir tümceyle yarınlara kazıyan?

 

Ömür hep aynı satırlarda yaşatıyor beni; Dünler tüm tebessümlerimi esir alırken yarınlara doğru koşan ben, ne kadar da her acıya müşterekti imgem…

 

Suçluluğum parmak uçlarıma siniyor yine.

ACIMA NOTA YAPIYORUM SESSİZLİĞİMİ.

İstanbul yine yüreğimi ayaklarına doluyor, pranga gibi. O düşüyor, ben kanıyorum en masal yanımdan.

 

Ahh İstanbul! Sende bir masal büyütmek ne kadar dokunuyor acılarıma. Ki hangi yanına assam gözlerimi, kalemime sığınıyorum.

Ve gözlerimde dolanan İstanbul başlıyor Asrevyayı yazmaya…

 

Lâl bir ömrün çığlıklarıdır bu kelimeler Asrevya. Ne çok şey anlatır…

 

Aynı temennilerde bulunuyorum yine: bilenler bilmeyenlere seni anlatmasın Asrevya; bilenler bilmeyenlerden seni saklasın. Sen hep hayatıma düşmüş büyük bir sırlanmışlıkla kalmalısın.

 

Asrevya!..

 

Masalın ilk satırlarında yazdıklarım geliyor aklıma;

‘Bin bir zırhı büründüm ve sana yazdım. Bir daha kalemin ucuna seni dolayacak kadar cesurluk payı biçemem kendime.’

 

Demek ki biçebiliyormuşum Asrevya. Onuncu yüzünü gösteriyor masal satırlarda…

 

Asrevya!..

 

İç bükey bir harf karmaşasında beynimin anlamlandırdığı tek gerçekti Asrevyalığın. Masalsı düşlerimdeki ‘büyük’tün sen. Bense o düşleri yazmakla büyümeye çalışan, her yazdığımda kara kalemlerin insafsızlığına uğrayan düş’çü’…

 

Uzunca yazdıktan sonra şimdi yine susmalıyım.

Sustuklarımın ardındakileri sen anla!...

 

Parmaklarıma yeniden yazılacaklar dolayana dek çekiliyorum masaldan…

 

Unutma!.. Yeniden gelecek ve sonsuza dek seni yazacak kalemim… ASREVYA!..

 

 

Tuba ÖZDEMİR (yaren)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Asrevya!.. 9

21/6/2007

 

Bir gün daha devrildi, devrik cümleler görünümünde; son serisini içime fısıldadığım nefeslerimin kıyısından ömrüme… Bir bahar daha düştü sonbaharların elinden, sararıp solarak. Bir şarkı daha düştü dilden, bol İstanbul kokan… Ve sustu sesim. Aldı eline kalemi tuttu yine hüznün o sıcacık ellerinden…

 

Asrevya!

İçim sesler döküyor suskunluğuma. Adım silik bir geçmişe iz düşüyor. Ağzıma susları hüküm giydiriyor bir el. Oysa en konuşacak yanımdayım Asrevya. Neden sustun dilim? Neden?

 

Ezbere yaşanmış bir ömürden aklımda kalanların bulduğu tek anlamsın Asrevya. Kalemimden düşse adın, kalemim düşer elimden musallaya… Hecelerim lâl olur.

 

İzi derin hüzünlerim var takvim yapraklarına asılı. Yırtıp atamıyorum Asrevya. Üzerine gün sayıyor ellerim. Ve günlerim yine hüzünler çengelliyor sayfalarıma.

 

Sen bir düşü bir ömre biçer misin Asrevya? Gecelerden toplayarak artakalan hayalleri, yüzünün ardına düşen aylara bakıp; “elde var hüzün” diyebilir misin?

 

Bu şehrin yağmurları iliklere işler Asrevya. Büyük definlerin yüzünü yıkar, ölümlerin ertesi. Puslu camlara bir masalın en çizgisiz halini resmeder. Bu şehrin yağmurları bildiğim çöllerden geçmez Asrevya. Şehrin düzayak yanlarını bırakır kurak… Ve yokuşlara sürür taşıdığı yaşam kırıntılarını.

 

Masalda kalem mutluluk fırçalarını sürmüyor satırlara Asrevya. Nerdedir mutlu masalların erbabı?

 

Uzun zamanlar ardından bir gün… Büyük izinler beklemeden yarenliğim, aralayacaktı bildiklerinin kapısını… O denli susarken satırlarca konuşmuş olacaktı belki. Ve gidecekti. Ardından keşkeler bırakmayacaktı askılarda. Yoluna yeni adımlar ekleyecekti. Kaldığı yerinde olacaktı ömrün, hep soluklandığı kıyısında. Bu asudeliğim için uzun bir konuşma biçimiydi. Kaçışlardan yanaydı varlığımın ayakuçları. Soruları askıda bırakmalıydı içim. Cevapsız gitmeliydi… Ansızın… Öyle ye sadece araladığım bir kapının ardına geçip susmaları denemiştim.

 

Gitmeliydim Asrevya. Beceremedim… Kalmalar dolandı ayaklarıma… Düştüm…

 

Düşe düşe büyüyen ömrüm uslanmadı hâlâ…

 

Bu şehrin geceleri uzundur Asrevya. Gündüzlerime bulaşır sürekli. Gideceği yeri yoktur korkularından saklanmak için.

Bu şehrin düşleri ağırdır Asrevya. Bildik acıları yudumlamaz, bildik motiflerle süslenmez…

Bu şehrin anıları işlenir hafızalara, silinmez…

 

Eflatun imgeler büyüttüm adımdan saklı. Tüm gerçekleri inkâr ettim yüzüme. Bildik Kasımlarım düştü aklıma. Gidip dönmeyen, gidişinin ön adına ölüm ekleyen hayatlar bildim. Bir acı eksik yaşasaydım, böylesi dolu dolu yaşadım diyemezdim Asrevya.

 

Yaşadım..

Tüm gerçeğiyle hayatı…

Adıma düşülen tüm “mim”leriyle… Ardıma düşen, kendini kendine gömen “vav”lığında…  Ve bir kalış edasında, uzun bir var oluş narinliğinde “ye”siyle yaşadım… Rahlesinden geçtim harflerin. Elimden tuttu cümleler… Masallar dizmeye başladı yarenliğim…

 

Yazdıklarım arasında dolaşan ellerim, hayatıma dizdiğim bir cümeleye veriyor aklını;

Sonbahar girdiğinden beri harflerin ilkbaharına; zaman hep hüznü tutuşturuyor kalemimin ucuna.

 

Hangi demde gelmişti sonbahar, baharlarıma? Daha kaç mevsim sonbahar? Ya da sonbahar harici mevsim var mı Asrevya?

 

Yine susmalıyım Asrevya…

Yine masala virgüller atmalıyım sayısız…

 

Kalemi bir daha elime alana dek uzunca dinlenmeli sözcüklerim…

 

Son yazıldığın satırda kal! Gelecek ve tekrar masalı sonsuzluğa sürüyecek ellerim…

 

 

 

Tuba ÖZDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Asrevya!.. 8

3/6/2007

 

Uzun bir suskunluk ardından başlayıp bitmeler arasında kol gezen düşlerim, yine tutuşuyor kalemin ince yanına. Ve yine bildiğim dillerden en anlaşılır hüznüm çıkıyor ortaya; Asrevya!

 

Küflü harflerimin yakasında bir masal büyütüyor ömrüm. İsmi susturulmuş kimliklere mahlas biçiliyor beynimin tezgâhlarında. Bu masalı dizmesem nefeslerimin kıyısına, acaba kaç satır yaşardım Asrevya? Hangi satırda düşerdim dikenli bilinmezliklere? Kaç defa konuşabilirdim ki böylesi uzun? Kaç defa yazabilirdim…

 

Susmayı istedim, satırlarca yazıp bir ömür derinliğinde ve bir hayat bilmecesinde susmayı. Beceriksizliğimin harfleri elimde yankılandı yine… Bu kez susmadım Asrevya. Bu kez yılların susulmuşluğunu döktüm. Avuçlarımda sakladığım hüzünler satırlarda yaşattı gerçeğini. Ne çok olmuştu mavilere yazımı yaslamayalı. Ne çok olmuştu içimdeki paslı yarayı kanatmayalı.

 

 

Sahil boyu yürüyorum acılarımda. Ayağımı kanatıyor anılar. Bilirsin ki bu düşte acımamak yalan olurdu Asrevya. Bu düşte konuşmak zor olurdu. Ki dili var mıydı düş yutmuşluğumun? Ömrü konuşacak kadar uzun muydu?

 

Saklımda bir hayat var. İç cebime sıkışmış nazarların hükümranlığı ellerimde. El yordamıyla buluyorum düştüğü yerden ömrümü. Kısık sesli bir sanrı ile geçiyorum hayat denen oyunun orkestra çukurundan. Şehrin ezan sesleri kaplıyor kulağımı. Bin heceyle âminlere yeltenirken dilim, ağzımın düğümlerini nasıl yırtabilecek elim?

 

Bu masal kadar masalım Asrevya. Aslım yok… Herhangi bir şehrin izbe köşesinde, harfler dökmek için yaşamış bir hayalim sadece. Yüzüm yok. Uzun düşünmelerime düşülecek bir cevap yok… Adım yok… Masalın kıyısına, yaşadığımın ispatını düşürüyor sadece kalem. Yaşıyorum, hayat parantezine alınmayan bir cümlede. Yaşadığım kadar kaçıyorum oysa hayattan. Gizli bir gerçeğin çizgisine gömüyorum çehremi. Hangi aynaya dönsem yüzüm bilinmez artık… Ben “yok”um Asrevya… Masal yazmak için masal oldu gerçeğim…

 

Bir masal ne kadar yazılır Asrevya? Kaç satırlık ömrü vardır? Yazanı susmalı mıdır artık? Çekilip kıyısına karalar dizmekten uzaklaşmalı mıdır diz boyu? Ne çok sorum var Asrevya… Ne az cevap…

 

Zamanıma masal dokuyan kalemim masalın sonunu verebilir mi avuçlarıma? Diyebilir mi ki “ve masal bitti Asrevya!”

 

Bildiğim yerlerin eşiğine saklanıyorum. En çok kendimden kaçıyorum Asrevya. En çok kendime küsüyorum…

 

Yine gece… yazıyorum…

Uykusundan firar ediyor gözlerim. Ayağım karanlığa takılıyor. Aydınlığın üstüne düşüyorum, daha bir kararıyor geceler.

 

Düşlerimi yırtıp atmadım Asrevya. Sadece sayfalarca yazdım. Her yazdığım sayfada hayattan bir gün daha çevirdim belki. Her satırda bir daha düştüm. Şehirlere gömdüm siluetlerimi. Gölgemi adımın içine diktim. Adıma büyük puntolu yalnızlıklar kurguladım Asrevya. Adıma ödünç alınmış gitmeler astım. Mahlaslara vurdum kendimi. Adım kaçtı ardımdan. Geriye ne kaldı Asrevya? Gitmelerden geriye hangi kalış kaldı?

 

Yorgunum…

Yol boyu susmalarım var alnıma yazılmış. Omuzlarımda bir yaranın ayak izleri. Yarayı mı kazımalıyım Asrevya? Yoksa alışmalı mıyım yaralara?

 

Kaybolduğu satırdan buluyorum harflerimi. Masala uzun soluklu cümleler ekliyorum, bitmediğini resmetsin diye…

 

Bir adım ötemde katliamlar düşüyor tarihe. Sadece ürkek kalıyorum. Bildiğim tüm katletmeler, kelimeler asmak sanırdım darağacına.

 

Uzunluğuna zılgıtlar eklenmiş zamanın cümleler arası intihar boşluklarındaydım Asrevya. Her acıya müşterekti imgem. Tüm suçların zanlısı gibiydi sicilim. Kentin morglarında bir düş yatıyordu yarı diri. Ölmüyordu… Ölemiyordu… Yaşa(ya)mıyordu (da)…

 

Seyirsiz yolların seyyahlığında, sürgünler armağan ediyorum peltek kalemime. Adım atsam kendimden düşecek kadar yorgunum Asrevya. Vapurlar geçiyor ıssız limanlarımdan.

Pusuyorum…

Yıllanmış halatlar gibi bekliyorum, geldiğinde tutacağım gemiyi.

 

Masalın satırlarına vurduğum gözlerime Kız Kulesi çarpıyor Asrevya. Hırçın dalgalar eşliğinde Kulenin efsanesine gömüyorum, sağ yanımın sol yanımdan sakladığı harfleri. Ne kadar hüzün varsa kirpiklerime sıkışmış, uğurluyorum karşı kıyıya. Süleymaniye sokaklarında yankı buluyor içim. Adım Beyazıt’ta düşüyor kesme kayalara. Yine bir Sultanahmet çiziyor elim. Ve kalemim yine Asrevya yazıyor.

Anladım ki hep aynı hayat şarkımın sen nakaratındayım Asrevya.

Yaşadıkça susmayacak kalemimdeki notan…

 

 

Tuba Özdemir

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

asrevya

üç kelimeye düşmüş yangın...

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro